Herkes Bir Yere Gider
Haber üçüncü günün öğlesinde geldi ve akşama kadar bütün köyü dolaştı.
Bulut Köyü'nün baş ninjası, barış için geldiği köyde öldürülmüştü. Bulut'a göre anlaşmayı bozan Konoha'ydı. Savaş istemiyorlardı, öyle diyorlardı; sadece adalet istiyorlardı. Adalet de, adamlarını öldüren kişinin cesediydi. Hyuga Hiashi'nin cesedi.
O günden sonra dükkâna gelen her müşteri tezgâhın öbür yanına başka bir fısıltı bıraktı. Savaş çıkacaktı. Çıkmayacaktı, Hokage buna izin vermezdi. Hokage kabul etmişti bile. Yaşlılar karar vermişti. Hyugalar kendi aralarında halledecekti. Yuki hepsini dinledi, hiçbirine cevap vermedi. Evan tezgâhın dibinde, başındaki sargıyla oturup fısıltıların bir sonrakini beklemeyi bıraktı. Nasıl biteceğini biliyordu. Bilmediği tek şey, bunu bilerek nasıl oturacağıydı.
Dördüncü günün sabahı Hyuga konağından bir hizmetçi geldi, elinde bir bohça. Lila kimono. Kolu omzundan yırtılmış, eteği çamurlanmıştı. Ailenin varisi o gece onu giymişti ve aile onu atmak yerine dikilmesini istiyordu. Yuki kimonoyu tezgâhın üstüne serdi, yırtığa uzun süre baktı, sonra bütün gün onunla uğraştı. Önce yıkadı, kuruttu, ütüledi. Sonra yırtığı içten, kumaşın ters yüzünden dikti; her ilmeği bir öncekinin üstüne bindirerek, öyle sık ki dışarıdan bakan kimse orada bir yırtık olduğunu bilmezdi. Evan onu izledi. Annesinin yüzü dikiş boyunca hiç değişmedi.
Ertesi sabah kimonoyu teslim etmeye gittiler.
Konak bu sefer daha da sessizdi. Kapıda bekleyen nöbetçiler iki katına çıkmış, avludaki fenerler indirilmişti. Hizmetçi onları yine yan kapıdan aldı, yine aynı küçük odaya götürdü. Kâhya kadının gelip kimonoyu incelemesi gerekiyordu, biraz bekleyeceklerdi.
Yuki tezgâh yerine bir minderin üstüne oturdu, kimonoyu kucağında tuttu. Evan'ı yanına oturttu. Bir süre bekledi. Sonra yorgunluğun ağırlığıyla gözleri yarı kapandı; son dört gecenin hiçbirinde doğru dürüst uyumamıştı.
Evan kalktı ve kâğıt kapıyı aralayıp koridora çıktı.
Kimse onu durdurmadı. Koridorun ucundaki hizmetçi başını çevirip baktı, bakışı Evan'ın üstünden kaydı ve yine önündeki işe döndü. Üç yaşında, başı sargılı bir çocuk; ya kaybolmuştur ya da annesini arıyordur. Bir konakta bundan daha sıradan ne olabilirdi? Evan, Figüran'ın ilk parçasının ona ne verdiğini ilk kez bu kadar net anladı. Gözler ona değiyor ama tutunmuyordu.
Koridor uzundu, kâğıt kapılar birbirine benziyordu. Evan nereye gittiğini bilmiyordu, sadece yürüyordu. Sonra kapılardan birinin arkasından iki ses duydu ve durdu.
İki ses de aynıydı. Aynı tını, aynı alçak ton. Biri biraz daha sertti, o kadar.
"Kabul etmeyeceğim," diyordu sert olanı. "Adamı öldüren benim. Bedeli de ben öderim."
"Bulut'un istediği bir Byakugan," dedi öbürü. Sesi sakindi, neredeyse yumuşaktı. "Senin gözlerin ya da benimkiler. Onlar farkı anlamaz."
"Ben anlarım."
Kısa bir sessizlik oldu. Evan kapının dibinde, nefesini tutarak durdu.
"Hayatım boyunca benim yerime karar verildi," dedi yumuşak ses. "Doğduğum gün hangi dalda olacağıma karar verildi. Kimi koruyacağıma karar verildi. Birkaç gün önce oğlumun alnına ne yazılacağına karar verildi." Durdu. "Bu sefer kararı ben veriyorum. Yan daldan biri olarak değil. Kardeşin olarak."
Uzun bir sessizlik. Sonra sert ses, artık o kadar sert değil:
"Neji..."
"Ona bir mektup bırakacağım. Şimdi değil. Anlayabileceği bir yaşa gelince verirsin."
Evan'ın elleri yumruk olmuştu. Kapıyı açmak istedi. İçeri girip bağırmak, bir şey söylemek, her ne olursa, bu konuşmanın kelime kelime kanondaki gibi ilerlemesini durdurmak istedi. Bu adam yarın ölecekti ve Evan bunu kapının öbür tarafında dinliyordu.
Ama ne diyecekti? Üç yaşındaydı. Söyleyeceği hiçbir şey bu iki adamın kararını değiştirmezdi. Ve bir şey daha vardı, Evan'ın kapının önünde durduğu o birkaç saniyede aklına gelen ve hiç hoşuna gitmeyen bir şey: kapının öbür tarafındaki adam hayatında ilk kez bir şeyi kendisi seçiyordu. Onu durdurmak, o seçimi de elinden almak olurdu.
Evan yumruklarını açtı. Kapıdan geri çekildi ve geldiği yoldan döndü.
Odaya dönmek için bahçeye bakan açık koridordan geçmesi gerekiyordu. Oradan geçerken onları gördü.
Hizashi bahçedeydi. Taş bir fenerin yanında diz çökmüş, Neji'nin alnındaki bezi yeniden bağlıyordu. Yavaş, dikkatli; bezi bir kat açıyor, katlıyor, yeniden sarıyordu. Neji kıpırdamadan duruyordu. İkisi de konuşmuyordu. Kardan temizlenmiş taşların üstünde, sabah güneşinin altında, sanki bütün dünya bu tek işten ibaretmiş gibi.
Evan koridordan bahçeye indi ve onlara doğru yürüdü. Neden yürüdüğünü bilmiyordu.
Neji onu önce gördü. Evan'ın başındaki sargıya baktı, sonra kaşlarını çattı.
"Seni de mi mühürlediler?"
Evan başını iki yana salladı.
Hizashi başını kaldırdı. Evan'ın yüzüne baktı, sonra sargısına, sonra yine yüzüne. Hiashi'nin gözleriydi bunlar ama Hiashi'ninkiler gibi bakmıyordu.
"Duydum," dedi. "O gece bağıran sensin."
Evan başını salladı.
Hizashi uzandı ve parmak ucuyla Evan'ın sargısının kenarına dokundu. Çok hafif.
"Hayır," dedi Neji'ye, gözünü Evan'dan ayırmadan. "Onunki geçer."
Cümlenin öbür yarısını söylemedi. Gözü oğlunun alnındaki beze kaydı ve orada kaldı.
Evan'ın ağzı kurudu. Bu adam yarın ölecekti. Evan bunu biliyordu, Hizashi de biliyordu. Hizashi sadece karşısındaki çocuğun da bildiğini bilmiyordu. Evan'ın söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Kapının önünde bunu kendi kendine kanıtlamıştı. Yine de ağzı açıldı ve bir kelime çıktı, bu sefer hiçbir hesap yapmadan.
"Gitme."
Hizashi'nin yüzündeki ifade değişmedi. Sadece gözlerinin kenarında bir şey yumuşadı.
"Herkes bir gün bir yere gider, küçük."
Kalktı, Neji'nin elini tuttu ve içeri girdi. Neji eşikte bir kez dönüp Evan'a baktı. Sonra kapı kapandı.
Evan bahçede tek başına kaldı. Az sonra bir hizmetçi onu bulup kolundan tuttu ve annesine götürdü. Yuki uyuyakaldığı için kendine kızıyordu, Evan'ı görünce kucaklayıp azarladı. Kâhya kadın kimonoyu inceledi, dikişi aradı, bulamadı ve memnun bir yüzle parayı saydı. Eve dönerken Yuki bir şey anlatıyordu. Evan dinlemedi.
O gece uyumadı.
Yuki yanında, onu kollarının arasına almış uyuyordu. Evan tavandaki çatlağa baktı ve kapının arkasındaki iki sesi dinledi. Kafasının içinde bitmek bilmeyen bir tekrar gibi dönüyordu: Bu sefer kararı ben veriyorum.
Kanonda bu sahne yoktu. Kanon bu adamın öldüğünü yıllar sonra, bir sınav arenasının ardından, bir mektup ve birkaç satırlık bir açıklamayla anlatıyordu. Evan o bölümü ilk izlediğinde ne hissettiğini hatırlıyordu: biraz hüzün, biraz etkilenme, sonra bir sonraki bölüm. Şimdi o adamın parmak ucunu sargısının kenarında hissediyordu.
Sabah olunca haber geldi.
Evan onu kendi gözüyle görmedi. Dükkâna gelen ilk müşteri anlattı; tezgâhın öbür yanında, sesini alçaltarak. Hyuga konağının kapısından sabaha karşı örtülü bir sedye çıkmış, Bulut'un adamlarına teslim edilmiş. Kimin olduğunu kimse bilmiyormuş ama herkes biliyormuş.
Yuki iğneyi bıraktı. Bir süre öyle durdu. Sonra yeniden aldı ve kumaşa batırdı.
Köy barışı bir cesetle satın almıştı. Evan bunu biliyordu. Hizashi'nin kendini kendisi verdiğini de biliyordu. Neji ise bunu yıllar sonra, babasının yazdığı bir mektuptan öğrenecekti. O güne kadar elinde sadece nefreti olacaktı.
Bir şeyi değiştirmiş miydi? Hinata zaten kurtulacaktı. Hizashi zaten gidecekti. Değişen tek şey karın üstündeki leke olmuştu, kendi kanı, ve bir de Neji'nin eşikte dönüp ona baktığı o an. Evan bunun bir şey değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyordu. Muhtemelen değiştirmeyecekti.
Bilmek yetmiyordu. Evan bunu birkaç gün önce karda, bir adamın bacağına sarılırken öğrenmişti. Dün de bir kapının önünde, susarak öğrenmişti.
Köyün öbür ucunda dört yaşında bir çocuk, alnındaki bezin altında, kaderin değişmeyeceğine karar veriyordu.
Evan'ın ekranının en üstünde ise üç yıldır aynı yazı duruyordu: Kader Çekiliş Sistemi. O sabah Evan ilk kez ilk kelimesine takıldı.