İlk Yemin
Düğün kıyafetlerinin kalan parası anma gününün ertesi sabahı, bir zarfın içinde kapının altından geldi. Adam içeri girmemişti. Yuki zarfı açtı, saydı, bir şey demeden çekmeceye koydu. Evan o gün bir şey öğrendi: bu kadınla pazarlık edilmezdi.
Sonraki iki yıl, Evan'ın hayatında hiç yaşamadığı kadar sakin geçti.
Bir buçuk yaşında dili çözüldü ve asıl zorluk o zaman başladı. Konuşmak kolaydı; zor olan, iki yaşındaki bir çocuk gibi konuşmaktı. Bir gün yan komşu kadın dükkâna uğradığında, Evan dalgınlıkla "Aslında o kumaş daha dayanıklı," dedi. Kadının yüzündeki ifade, bir tencere sütün taştığını görmüş birinin ifadesiydi. Yuki gülüp geçiştirdi ama Evan o gece yatağında, annesi uyurken, bozuk konuşmayı çalıştı. "Su" yerine "cu". "Geleceğim" yerine "gelcem". Otuz küsur yaşında bir adam, karanlıkta, iki yaşında bir çocuk gibi konuşmayı öğreniyordu ve bu, eski hayatında yaptığı çoğu işten daha fazla dikkat istiyordu.
O yılın baharında pazarda bir şey oldu. Yuki bir kumaş tüccarıyla pazarlık ediyordu, Evan da ayağının dibinde bir sepetin yanına çömelmiş, tüccarın terazisinin hileli olup olmadığını hesaplıyordu. Hileliydi. Sonra bileğindeki iplik gerildi ve Yuki dönüp tam onun durduğu yere baktı. Sonra başka bir yere. Sonra yine oraya. Gözleri iki kez Evan'ın üstünden kaydı, sanki orada sadece sepet varmış gibi. "Arashi?" dediğinde sesi titriyordu. Evan koşup bacağına sarıldı. Yuki aşağı baktı, bir an ne olduğunu anlamamış gibi durdu, sonra güldü: "Ay, gözüm kaydı herhalde." Evan gülmedi. O gece sistemin ekranını açıp birkaç hafta önce gelen kırmızı kartın satırına uzun uzun baktı. Figüran, parça 1/3. Başka bir şey yazmıyordu ama Evan ne olduğunu anlamıştı. Ondan sonra Yuki'nin yanında hiç o kadar sessiz durmadı.
İki yaşına geldiğinde okumayı öğrendi. Kimse ona öğretmedi. Yuki'nin tezgâhın altında duran sipariş defteri onun ilk kitabı oldu: müşteri adları, ölçüler, "kuşak: koyu mavi, pazartesiye". Hece harfleri bir haftada oturdu, zor işaretler bir ayda. Deftere bakarken yakalandığında sayfaları ters tutuyor, resim varmış gibi parmağıyla çizgileri takip ediyordu. Yuki buna gülüyordu.
İki buçuk yaşında Yuki ona ucu körelmiş bir iğne ve bir parça artık kumaş verdi, terzi çocuklarının ilk oyuncağı. Evan kumaşa düz bir çizgi dikti; her ilmek bir öncekiyle aynı boydaydı, aynı açıda, aynı gerginlikte. Yuki elindeki makası indirip çizgiye uzun süre baktı. Evan bir sonraki ilmeği bilerek yamuk attı, sonra bir tane daha, sonra ipliği düğümleyip "Olmadı," dedi ve kumaşı yere attı. Yuki güldü. Ama çizgiye bir kez daha baktı ve Evan o bakışı unutmadı.
Üç yaşına girmeden önceki son yaz, bir gece Yuki uyurken dükkânın rafına ilk kez tırmandı. Babasının çantasını açmadı; sadece elini parşömenlerden birinin ucuna koydu. Mühür çok hafif uğuldadı, öbür ucundan biri çekiyormuş gibi gerilen bir iplik gibi. Henüz değil, dedi kendine ve indi.
Üç yaşının ilk kışında, kasımın sonunda, dükkânın kapısına Hyuga konağından bir hizmetçi geldi.
Kadının gözleri o bildik açık renkteydi, göz bebeği seçilmiyordu. Konağın eski terzisinin tilkinin gecesinde öldüğünü, Yuki'nin yas kıyafetlerini diktiği birkaç Hyuga kadınının onun adını verdiğini söyledi. Ailenin varisine üçüncü yaş günü için bir kimono diktirilecekti. Lila, ince kuşaklı. Teslim günü yirmi yedi aralık.
Evan elindeki tahta kaşığı düşürdü. Yuki eğilip kaşığı aldı, bir şey demedi.
Yirmi yedi aralık. Hinata'nın üçüncü doğum günü. Bulut Köyü'nün baş ninjasının barış anlaşması için Konoha'da olacağı gün. Ve o gecenin sonunda, bir kızı çuvala koyup kaçırmaya çalışacağı gün. Evan o gece uyumadı; tavana bakıp seçenekleri tek tek saydı ve hepsinin aynı yere çıktığını gördü. Hokage'ye gidemezdi, üç yaşındaydı. Yuki'ye söyleyemezdi; söylese ya bir doktora götürülürdü ya da daha kötüsü, onu ciddiye alan birine. Hiçbir şey yapmamak ise en kolayıydı, çünkü Hinata nasılsa kurtulacaktı. Hiashi adamı öldürecek, asıl bedeli birkaç gün sonra başka biri ödeyecekti. Evan'ı en çok rahatsız eden de buydu: hiçbir şey yapmamak işe yarıyordu.
Bir aydan kısa bir süre içinde Yuki kimonoyu bitirdi. Lila ipek, kenarlarında küçük beyaz çiçekler, beline ince bir kuşak. Evan her gece tezgâhın ucunda onun dikişini izledi. Bir kez Yuki ona dönüp "Beğendin mi?" diye sordu. Evan başını salladı. Kimono güzeldi. Evan ona bakarken başka bir şey düşünmemeye çalıştı.
Yirmi yedi aralık sabahı kar yağıyordu.
Yuki erkenden kalktı, kimonoyu son bir kez ütüledi, kâğıda sarıp bir bohçaya koydu. Sonra Evan'ı giydirdi. Her kış yeni bir ceket dikiyordu ve her kış, eski ceketin astarındaki yırtık yeşil kumaşı söküp yenisinin astarına, göğsün üstüne taşıyordu. Bu kış da öyle yapmıştı. Evan ceketi giyerken o ağırlığı yine göğsünde hissetti. Yuki bileğine kırmızı ipliği bağladı, öbür ucunu kendi parmağına doladı. Kalabalık yerlerde hep böyle yapıyordu.
Konağa kadar yürüdüler. Kar ince ve sessizdi, sokaklar bayram gibi temizlenmişti; barış anlaşması yüzünden bütün köy sanki biraz daha dikkatli davranıyordu. Hyuga konağının önünden geçen ana caddede fenerler asılmış, kapıların önü süpürülmüştü. Konak kocamandı ve içi çok sessizdi. Yuki'yle Evan'ı yan kapıdan aldılar, hizmetçilerin koridorundan geçirdiler ve kâğıt kapılı küçük bir odada beklettiler.
Sonra Hinata geldi.
Küçüktü, babasının bacağının arkasına yarı saklanmıştı. Yuki önünde diz çöktü, kimonoyu açıp üstüne giydirdi. Kolları iğnelerle işaretledi, kuşağı iki kez söküp yeniden bağladı. Hinata bir ara başını uzatıp Evan'a baktı, kızardı ve hemen yine babasının arkasına kaçtı. Evan ona bakmamaya çalıştı. Bu kızın bu gece bir çuvalın içinde olacağını bilerek yüzüne bakmak zordu.
Hiashi hiç konuşmadı. Evan onun yüzüne değil, duruşuna baktı. Göz Kararı'nın ikinci parçası birkaç ay önce gelmişti ve gözünü bir kademe daha açmıştı: adamın ağırlığı iki ayağına tam eşit dağılmıştı, omuzları hiç kasılmıyordu, nefesi odadaki herkesinkinden yavaştı. Bu adam uyurken bile böyle duruyordur herhalde, diye düşündü Evan.
Kapının önünden biri geçti. Aynı yüz, aynı gözler, aynı boy. Tek farkı daha yorgun görünmesiydi.
Hizashi.
Elini tuttuğu dört yaşında bir çocuk vardı. Çocuğun alnı yeni sarılmıştı; beyaz bezin kenarları hafifçe pembeleşmişti. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı ama çenesi ağlamamak için kaskatıydı. Babasına ayak uydurmaya çalışarak, bir kez bile başını çevirmeden koridordan geçti.
Evan o bezin altında ne olduğunu biliyordu. Bu sabah, kuzeninin doğum günü kutlanan bu evde, dört yaşındaki bir çocuğun alnına kafes mührü basılmıştı. Neji. Birkaç gün içinde babasını kaybedecek ve kaderin değişmediğine karar verecek çocuk.
Kimonoyu Hinata'nın üstünde denemek uzun sürdü. Öğleden sonra Yuki iğne kutusunu girişte bıraktığını fark edip bir hizmetçiyle Evan'ı almaya gönderdi. Evan hizmetçinin arkasından ön avlunun yanındaki açık koridordan geçerken onları gördü.
Bulut heyeti avluda duruyordu. Gri kıyafetler, alın bantlarında bulut işareti. Beş altı kişiydiler ve en öndekiler Hyuga'nın yaşlılarıyla eğilip selamlaşıyordu. Aralarındaki uzun boylu adam gülüyordu; ev sahipleriyle, hizmetkârlarla, herkesle. Ama gözü hep kapılardaydı. Nöbetçileri sayıyor, koridorların nereye çıktığına bakıyordu. Bir kez de Hinata'nın odasının olduğu tarafa baktı ve bakışı orada bir saniye fazla kaldı.
Evan odaya döndüğünde Yuki'nin eteğini çekti.
"Anne. O amca kötü."
"Şşş." Yuki onu yanına çekti, gözünü kimonodan ayırmadan. "Misafir o."
Evan başka bir şey demedi. Söyleyebileceği her şey ya bir üç yaşındakinin söyleyebileceğinden fazlaydı ya da hiçbir işe yaramayacaktı.
Konaktan çıktıklarında hava çoktan kararmıştı. Kar hâlâ yağıyordu. Yan kapıdan çıkıp konağın uzun duvarı boyunca yürüdüler; ana caddeye çıkmak için duvarın bittiği yere kadar gitmeleri gerekiyordu. Evan her zamanki gibi ipliğin boyu kadar önden yürüyordu, Yuki arkadan geliyordu. Sokak boştu. Duvarın öbür tarafından, konağın içinden müzik ve konuşma sesleri geliyordu. Kutlama sürüyordu.
Evan'ın gözü duvarın üstündeydi. Konaktan çıktıklarından beri adımlarını sayıyordu. Kanonda saatin ne olduğu yazmıyordu. Belki çok daha geç olacaktı. Belki şimdi.
Bir gölge duvardan atladı ve iki adım önüne düştü.
Adam kolunun altında bir çuval taşıyordu. Çuval kıpırdıyordu, içinden boğuk, küçük bir ses geliyordu. Adam doğrulup onları gördü. Önce Yuki'yi. Sonra aralarındaki ipliği. Sonra Evan'ı. Evan'a hiç takılmadı; bir çocuk, bir engel bile sayılmazdı.
Yuki'nin nefesi kesildi. Ağzı açıldı. Bağırmak üzereydi.
Adam da bunu biliyordu. Evan'ın yanından geçip Yuki'ye doğru bir adım attı, boş elini kaldırdı. Evan elin nereye ineceğini gördü: Yuki'nin şakağına. Onu bayıltacaktı, belki daha fazlasını yapacaktı. Bu adam bu gece iz bırakmamak için gelmişti.
Bir jonin'in karşısında üç yaşında bir çocuğun yapabileceği iki şey vardı. Evan ikisini birden yaptı.
Yanından geçen bacağa bütün ağırlığıyla atıldı, iki koluyla sarıldı. Sonra ciğerlerinde ne kadar hava varsa hepsiyle bağırdı. Bir çocuğun çığlığıydı bu; ince, tiz, bütün sokağı ve duvarın öbür tarafını dolduran bir çığlık. Konağın içindeki müzik bir anlığına sustu.
Adamın adımı yarım kaldı, eli havada durdu. Bacağını bir kez salladı; Evan bırakmadı. İkinci sallayışta bıraktı, çünkü adam onu tekmeyle duvara savurmuştu.
Başının arkası taşa çarptı ve bir şey sıcak sıcak ensesine aktı. Acı Eşiği kartı bir yıl önce gelmişti; Evan bayılmadı. Karın içinde yatarken adamın dengesini toparlamak için harcadığı o bir saniyeyi gördü.
O bir saniye yetti.
Duvarın üstünden biri indi. Hiashi. Gözlerinin çevresinde damarlar kabarmıştı. Adamın önüne düştü ve iki parmağını göğsüne dokundurdu. Sadece dokundurdu. Adam, içinden bir ip kopmuş gibi olduğu yere yığıldı.
Hiashi çuvalı yere düşmeden yakaladı. İçinden hıçkırarak ağlayan küçük bir kız çıktı. Lila kimonosunun kolu omzundan yırtılmıştı.
Karın üstünde, Evan'ın başının altında kırmızı bir leke büyüyordu. Gözlerinin önünde, karın ve fenerlerin üstünde, bir ekran belirdi.
Evan ekrana baktı. Kar yüzüne düşmeye devam ediyordu. Farkında olmadan ilk yeminini etmişti.
Sonra Hiashi'nin gözlerini üstünde hissetti.
O gözler duvarın arkasını, derinin altını görürdü. Evan onlardan kurtulmanın tek yolunu biliyordu: görecek bir şey bırakmamak. Yıllardır ağlamayı tutmayı öğreniyordu. Şimdi tutmadı, bıraktı. Ve üç yaşında bir çocuk gibi ağladı; yüksek sesle, sümük sümüğe, tam olması gerektiği gibi.
Hiashi'nin bakışı bir süre daha üstünde kaldı. Sonra Yuki'ye döndü.
"Bağıran oğlunuz muydu?"
Yuki başını salladı. Hâlâ konuşamıyordu.
"İyi bağırmış," dedi Hiashi.
Kızını göğsüne bastırıp arkasını döndü. Duvarın öbür yanından koşan ayak sesleri yaklaşıyordu, sokak birden fenerlerle ve yeşil yeleklerle doldu. Bir sağlık ninjası Evan'ın başına eğilip sargı sardı, bir başkası Yuki'ye bir şeyler sordu. Kimse Evan'a bir daha bakmadı. Onlar için olan şey belliydi: bir kaçırma, bir ölü, bir de yanlış zamanda yanlış sokakta bulunan bir terzi ile oğlu.
Figüran, diye düşündü Evan, gözyaşlarının arasından. İyi iş.
Evde Yuki onu dizlerine yatırdı ve başının arkasındaki sargıya uzun uzun baktı. Sonra yüzünü iki eliyle tuttu. Elleri titriyordu; kocasının kanlı yeleklerini titremeden diken eller.
"Bir daha asla," dedi. "Duydun mu beni? Bir daha asla öyle bir adama yaklaşmayacaksın."
"Tamam anne," dedi Evan.
Bunun bir yalan olduğunu biliyordu. Yine de başını salladı.
Yuki onu o gece hiç bırakmadı. Evan annesinin kolları arasında, başının arkasındaki zonklamayı dinleyerek uzun süre uyanık kaldı. Hinata kurtulmuştu. Bulut'un baş ninjası ölmüştü. Kanon kelimesi kelimesine işliyordu ve Evan bunu değiştirmek için bir şey yapmamıştı; sadece o işleyişin içinde birkaç damla kan kaybetmişti.
Üç gün sonra Bulut Köyü, adamlarını öldüren kişinin cesedini isteyecekti.