Tefrika ‹ Figüran
Tefrika No. 4 · Küllerden

Gecikmiş Arama

Figüran · Ters Dikiş · 9 dk okuma

Evan o sabah her zamanki gibi Yuki'den önce uyandı.

Bir yıl olmuştu ve bu beden hâlâ sabahın dördünü unutmamıştı. Eski hayatında o saat, uykunun artık gelmeyeceğini kabul ettiği saatti; burada ise pencerenin kâğıdı henüz griye dönmemişken gözleri kendiliğinden açılıyordu. Yatakta sırtüstü yatıp tavandaki çatlağı izledi, sonra başını çevirip Yuki'ye baktı. Annesi yüzünü duvara dönmüş uyuyordu, bir eli hâlâ Evan'ın göğsünün üstündeydi. Uykusunda bile bırakmıyordu.

Bileğinde kırmızı iplik vardı. Yuki onu yazın, Evan dükkânın her köşesine emeklemeye başladığında bağlamıştı. Gündüzleri ipliğin öbür ucu tezgâhın ayağına düğümlenirdi, geceleri de Yuki onu çözmeye üşenirdi. "İplik gerilirse nerede olduğunu bilirim," demişti ilk gün. Evan başta bunu bir tasma gibi görmüş, içten içe sinirlenmişti. Sonra bir öğleden sonra dükkânın en uzak köşesine kadar gidip ipliği gerdiğinde, Yuki'nin başını müşterisinden kaldırıp doğrudan ona baktığını görmüştü. O günden beri ipliği biraz farklı düşünüyordu. Bir iplik iki taraftan da gerilirdi.

Yuki kalktığında güneş çoktan doğmuştu. Evan'ı yıkadı, besledi, sepetini tezgâhın yanına koydu ve kepengi kaldırdı. Sokaktan sabah sesleri doldu içeri: bir su satıcısı, iki çocuk, uzakta bir çekiç. Köy bir yılda neredeyse tamamen toparlanmıştı. İskeleler sökülmüş, yanık duvarlar yeniden sıvanmıştı. Sadece bazı sokaklarda yeni tahtanın rengi eski tahtanınkinden daha açıktı ve dikkatli bakan biri bir yıl önce yangının nereye kadar geldiğini hâlâ görebilirdi.

Evan'ın gözü dükkânın en üst rafına gitti.

Orada eski, deri bir çanta duruyordu. Kışın ortasında, o tozlu sesli adam onu kışladan getirmişti; Kyotsuki'nin dolabından çıkan her şey içindeydi. Yuki çantayı tezgâhın üstünde açmış, içinden bir kunai kılıfı, bir su matarası ve katlanmış bir fotoğraf çıkarmıştı. Fotoğrafa bakmadan geri koymuştu. En altta iki parşömen vardı; koyu kordonlarla bağlı, uçlarında mürekkeple çizilmiş küçük birer işaret. Yuki birini açmaya çalışmış, kâğıt açılmamıştı. Tutkal değildi, kilit değildi, sadece açılmıyordu. "Shinobi işi," demişti adam, "sadece açması gereken kişi açabilir." Yuki çantayı rafa kaldırmış ve o günden beri bir daha indirmemişti.

Bir kez indirmişti aslında. Baharda, rafların tozunu alırken. O ay Evan'ın çekilişinden ilk kırmızı kart çıkmıştı ve dünya ertesi sabah bir kademe keskinleşmişti; iğnenin kumaşa hangi açıyla girdiğini, bir müşterinin yalan söylerken başparmağını işaret parmağına nasıl sürttüğünü görmeye başlamıştı. O öğleden sonra parşömenlerden biri çantadan kayıp yere yuvarlanmış, Evan'ın iki adım ötesinde durmuştu. Evan uçtaki işarete bakmış ve onun sadece mürekkep olmadığını anlamıştı. İnce, sık, birbirinin üstünden geçen çizgilerdi bunlar. Dikişe benziyordu, tersinden atılmış bir dikişe. Ve ona baktığında göğsündeki o küçük sıcaklık, bir iğnenin mıknatısa dönmesi gibi parşömene doğru kıpırdamıştı.

O günden beri Evan'ın bir hedefi vardı. Okumayı öğrenecek ve o mührü açacaktı. Şimdilik ise raf iki metre yukarıdaydı, kendisi de tezgâhın ayağına tutunmadan ayakta duramıyordu.

Öğleye doğru dükkân kalabalıklaştı.

Bir kadın diktirdiği kuşağı almaya geldi, sonra oturup Yuki'nin paketlemesini beklerken konuşmaya başladı. Kadınlar dükkâna sadece dikiş için gelmezdi; burası tezgâhın öbür yanında birinin dinlediği, eli meşgul olduğu için yüzlerine bakıp yargılamadığı bir yerdi. Kadın önce kızının kayınvalidesini anlattı, sonra yarınki anmayı, sonra sesini alçalttı.

"Onu gördün mü hiç? O çocuğu?"

Yuki cevap vermedi. Kadın yine de devam etti.

"Hokage kendi çocuğuymuş gibi bakıyormuş, öyle diyorlar. Ama kimse yanına yaklaşmıyor. Nedenini biliyorsun. Yarın o da bir yaşına giriyor, düşünebiliyor musun? Yarın!"

Yuki'nin iğnesi durdu. Sadece bir an, bir nefeslik. Sonra yeniden kumaşa girdi.

"Kimseyi görmedim," dedi Yuki. Sesi düz ve kibardı. Kadın bir süre bekledi, devamı gelmeyince kuşağını alıp gitti.

Evan sepetinde kıpırdamadan yattı. Yuki'nin o bir anlık duruşunu görmek için kırmızı karta gerek yoktu. Annesi tilkinin kimin içinde olduğunu biliyordu. Köyün yarısı gibi o da biliyordu ve bunu hiç söylememişti, çünkü söylemek yasaktı. Ama kocasını öldüren şeyin yarın bir yaşına girecek bir bebeğin içinde uyuduğunu bilmek, bir yasakla silinecek şey değildi. Evan bunun ileride bir sorun olacağını biliyordu. Hangi şekilde olacağını henüz bilmiyordu.

Öğle yemeğinde Yuki onu dizine oturttu, pirinç lapasını üfleyip üfleyip yedirdi. Sonra kaşığı bırakıp yüzüne eğildi.

"De bakalım. An-ne."

Haftalardır yapıyordu bunu. Evan'ın ağzı artık o kelimeyi söyleyebilirdi; birkaç haftadır dili, dudakları, nefesi buna hazırdı. Geceleri Yuki uyurken içinden denemişti bile. Ama söylememişti. Başını çevirip lapaya baktı.

Yuki güldü, burnunu burnuna sürttü. "Tamam, tamam. Söylemezsen söyleme." Kaşığı yeniden aldı. Gülüşünün sonunda küçük, belli belirsiz bir kırgınlık vardı ve Evan onu da gördü.

Neden söylemediğini kendine tam açıklayamıyordu. Açıklayabildiği kısmı şuydu: o kelime başka bir kadına aitti. Evan onu en son yirmi yıl önce, küçük bir oturma odasında, mutfaktan kızartma kokusu gelirken söylemişti. "Anne, yaz tatilinde telefon alacağım. Seni ararım." Sonra bir sabah sınıfın kapısı açılmış ve abisi okul bahçesinde beklemişti. O yaz telefon almamıştı. Aramamıştı. Kelime o günden beri ağzında, ödenmemiş bir borç gibi duruyordu ve Evan onu başka birine vermenin ne demek olduğunu bilmiyordu.

Öğleden sonra uyuması gerekiyordu. Uyumadı. Gözlerini kapatıp göğsündeki sıcaklığı buldu, onu parmak uçlarına doğru itti ve tuttu. Bir, iki, üç... Yedinci saniyede sıcaklık kaydı ve dağıldı. Bir yıl önce bir saniye tutabiliyordu. Yedi saniye bir şey değildi, ama otuz üç yıl boyunca hiçbir şeyi yedi saniye tutamamış bir adam için fena da sayılmazdı.

Adam ikindi vakti geldi.

Sivildi, iyi giyimliydi, ellerinden hiç iş tutmadığı belliydi. Oğlunun düğünü için üç parça kıyafet diktirmişti ve Yuki iki hafta boyunca geceleri de çalışarak bitirmişti onları. Adam kıyafetleri tezgâhın üstüne serdi, dikişlere tek tek baktı, kumaşı parmaklarının arasında ovaladı. Beğendiği belliydi. Sonra kesesini açtı ve söylenen fiyatın yarısını tezgâha bıraktı.

"Dul bir kadın için fazla bile," dedi. Sesinde kötülük yoktu, sadece bir tüccarın hesabı vardı. "Açıkçası bu dükkân seneye açık olur mu, onu da bilmiyorum. Şimdiden alayım da."

Yuki paraya baktı. Sonra adama baktı. Evan onun ellerini izledi; elleri tezgâhın kenarında, kıpırdamadan duruyordu.

"Kalanını yarın getirirsiniz," dedi Yuki. Sesi sakindi, neredeyse kibardı. "Getirmezseniz kıyafetleri de geri getirirsiniz. Oğlunuzun düğünde sökülmüş bir dikişle görünmesini istemezsiniz herhalde. Bu dikişleri nereden sökeceğimi ben bilirim."

Adam ağzını açtı, sonra kapadı. Evan onun sağ elinin kesenin ağzını sıktığını gördü. Kararını vermişti, sadece yüzünü kurtarmanın bir yolunu arıyordu. Bulamadı. Kıyafetleri katlayıp koltuğunun altına aldı ve tek kelime etmeden çıktı. Yarın gelecekti. Evan bundan emindi.

Yuki kepengi her zamankinden erken indirdi.

Ertesi gün anma günüydü. Yuki akşam yemeğinden sonra bunun için hazırlık yaptı. Beyaz kâğıttan küçük bir fener katladı, içine bir mum koydu, yanına bir tutam tütsü bıraktı. Hepsini kapının yanındaki küçük sehpaya dizdi. Sonra lambayı söndürdü ve karanlık dükkâna, tezgâhın arkasındaki alçak tabureye oturdu.

Evan yatakta değildi. Yuki onu yatırmayı unutmuştu; sepetinde, tezgâhın dibinde uzanıyordu ve her şeyi görüyordu.

Yuki bir süre öylece oturdu. Ellerini birbirine sürttü, parmaklarını tek tek ovdu; iki haftalık gece çalışmasının sızısını çıkarmaya çalışır gibi. Sonra ellerini dizlerinin üstüne koydu. Bir süre daha oturdu. Ve bir an, sadece bir an, omuzları çöktü.

Ağlamadı. Ses çıkarmadı. Omuzları hemen yeniden kalktı. Ama Evan o anı gördü ve bir yıldır beklediği şeyin bu olmadığını fark etti. Bu kadın kırılmayacaktı. Çatının kenarına çıkacak biri değildi; Evan bir yıl boyunca onu izlemiş, o bakışı aramış, hiç bulamamıştı. Yuki yorgundu, o kadar. Yorgun ve yalnız, ve yarın kocasının öldüğü gecenin yıldönümüydü.

Evan hesap yapmaya başladı.

Yorgun birine verilebilecek en ucuz şey, zamanı iyi seçilmiş bir kelimeydi. Kelime hazırdı. Zaman buydu. Yer buydu: karanlık, sessiz, kimsenin görmediği bir dükkân. Etkisi de belliydi; Evan onu haftalardır Yuki'nin yüzünde, her "de bakalım" deyişinde görüyordu. Bu kadını ayakta tutan şeylerden biri Evan'dı. Bunu Evan istememişti ama durum buydu ve durumu sağlamlaştırmanın bu kadar ucuz bir yolu varken kullanmamak aptallık olurdu. Kendisi için de. Bu dünyada bir çocuğu hayatta tutan şey, onu seven bir yetişkindi. Evan bunu da hesaba kattı.

Sepetinden çıktı. Bileğindeki iplik tezgâhın ayağına bağlıydı; düğümü parmaklarıyla gevşetip bileğinden sıyırdı. Sonra tezgâhın kenarına tutunup ayağa kalktı. İki hafta önce ilk adımlarını atmıştı, gece, Yuki görmeden. Şimdi tezgâhı bırakıp Yuki'nin dizine kadar yürüdü. Üç adım, düşmeden. Annesinin kimonosunun eteğine tutundu ve başını kaldırdı.

"Anne."

Yuki donup kaldı.

Karanlıkta yüzünü tam göremiyordu ama nefesinin durduğunu duydu. Sonra Yuki bir ses çıkardı; gülmekle ağlamanın arasında, ikisine de benzemeyen bir ses. Eğilip onu kucağına aldı, yüzünü saçlarına gömdü. Kolları sıkıydı, fazla sıkı.

"Bir daha," diye fısıldadı. "Bir daha söyle."

"Anne."

Ve Evan kendini sahtekâr gibi hissetti.

Aklına cenaze günü geldi. Yağmurun altında, herkesin gözü önünde ağlayan bir çocuğun omzuna elini koyan yaşlı adam. Evan ona burun kıvırmıştı, herkes görsün diye yapıyor demişti. Şimdi kendisi aynısını yapmıştı; hem de zamanlamasını hesaplayarak, etkisini ölçerek, kendi faydasını da tartarak. Hiç değilse o yaşlı adamın eli gerçekten o omuzdaydı.

Sonra aklına küçük oturma odası geldi. Kızartma kokusu. "Seni ararım." Aramadığı telefon. Evan, yirmi yıl boyunca kimseye vermediği bir kelimeyi hesap yaparak harcadığını fark etti ve bu düşünce ona, bir yıl önce çatıda hissettiği her şeyden daha ağır geldi.

Yuki'nin kalbi yanağının altında atıyordu. Hızlı, düzensiz, canlı. Kollarını gevşetmiyordu. Evan onun omzunun üstünden karanlık dükkâna, kapının yanındaki kâğıt fenere, raftaki deri çantaya baktı. Hesabı buraya kadar yapmıştı: kelime, etki, sonuç. Sonrasını hesaba katmamıştı, çünkü bir sonrası olacağını düşünmemişti.

Sonrası şuydu: Yuki onu bırakmadı ve Evan bırakılmak istemediğini fark etti.

Bunu fark etmek, kelimeyi söylemekten daha zordu. Evan bir süre kıpırdamadan durdu, sonra minik elini annesinin yakasına kapadı. Bu sefer hesap yapmadan.

Yirmi yıl gecikmiş bir aramaydı. Ama bu sefer biri açmıştı.

Yuki onu o gece yatağa yatırırken hâlâ gülümsüyordu. Kapının yanındaki fenere bir daha baktı, mumu yerine oturttu, tütsüyü düzeltti. Sonra Evan'ın yanına uzandı ve bu sefer hemen uyumadı. Karanlıkta bir süre sessizce onun saçlarını okşadı.

Yarın köy bir yıl önceki geceyi anacaktı. Anıt taşının önüne çiçekler bırakılacak, fenerler asılacak, Hokage yine bir şeyler söyleyecekti. Yarın Kyotsuki öleli bir yıl olacaktı. Yarın Evan bir yaşına girecekti.

Ve yarın köyün öbür ucunda, kimsenin fener yakmayacağı küçük bir odada, sarı saçlı bir çocuk da bir yaşına girecekti.