Anıt Taşı
Cenaze dokuzuncu gündeydi.
O dokuz günün ilk üçünde ev hiç boşalmadı. Komşular kapıyı çalmadan girip çıktı, tencere tencere yemek bıraktı, Yuki'nin elini tutup aynı cümleleri söyledi. Sonra yavaş yavaş gelenler azaldı, çünkü köyde tencere bırakılacak başka kapılar da vardı. Dördüncü günden sonra evde yalnızca Yuki, Evan ve ön odadaki kapalı dükkânın sessizliği kaldı. Evan o günlerde bu bedenin bir gününün neye benzediğini öğrendi: uyku, açlık, bez, yine uyku. Arada kalan kısa uyanıklık anlarında tavana bakıp aynı soruyu kendine sordu. Cevabı hep aynıydı ve hiç hoşuna gitmiyordu.
Dokuzuncu günün sabahı Yuki onu erkenden giydirdi. Kendisi de siyah bir kimono giydi, saçlarını sıkıca topladı. Aynanın önünde bir süre durdu ama aynaya bakmadı. Sonra uzun, koyu renk bir şal alıp Evan'ı onunla göğsüne bağladı. Kapıdan çıkmadan önce çekmeceyi açtı, o gece adamın getirdiği yırtık yeşil kumaşı katlayıp kimonosunun yenine sakladı.
Dışarıda hava ağırdı. Evan'ın gördüğü dünya, şalın aralığından sızan dar bir şeritten ibaretti ama o şerit bile yeterince şey anlatıyordu. Sokakların yarısında hâlâ kirişlerden iskeleler kurulmuştu. Bazı evlerin yalnızca ön duvarı ayaktaydı, arkalarında gökyüzü görünüyordu. Her yerde ıslak kül kokusu vardı; yakılmış tahtanın, sönmüş bir ocağın, bir de Evan'ın adını koymak istemediği başka bir şeyin kokusu. İnsanlar hep aynı yöne yürüyordu. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu.
Yolda iki kadın Yuki'yi durdurdu. Biri onu kucakladı, öbürü Evan'ın başını okşadı ve "Babasına ne kadar benziyor," dedi. Evan babasının neye benzediğini bilmiyordu. Kadın da bilmiyor olabilirdi; cenazelerde insanlar böyle şeyler söylerdi. Evan eski hayatında annesinin cenazesinde aynı cümleyi en az on kez duymuştu.
Meydana yaklaştıklarında yağmur başladı.
İnce, sürekli, gri bir yağmur. Evan buna şaşırmadı. Bu dünyada cenazelerde hep yağmur yağardı; en az altı kez izlemişti. Onu şaşırtan şey, yağmurun ne kadar soğuk olduğuydu. Ekranda hiçbir zaman soğuk görünmemişti.
Meydan kalabalıktı. Önde, üst üste dizilmiş çiçeklerin ve fotoğrafların önüne küçük bir kürsü kurulmuştu. Kalabalığın ön sıraları ninjalarla doluydu; yeşil yelekleri ıslanıp koyulaşmıştı, bazılarının kolları askıdaydı. Arka sıralarda siviller duruyordu. Yuki onların arasında, kenara yakın bir yere geçti.
Tam yerleşmişlerdi ki biri yanlarına geldi. Evan önce sesi duydu: tahtanın ıslak taşa vuruşu, sonra bir nefes, sonra yine tahta. Başını çevirebildiği kadar çevirdi. Genç sayılabilecek bir adam, iki koltuk değneğine yaslanmış duruyordu. Sağ bacağı dizden aşağısı yoktu, pantolonun boş kalan paçası bağlanmıştı. Yüzü yağmurdan mı terden mi bilinmez, ıpıslaktı.
"Yuki-san," dedi adam. Sonra ne diyeceğini bilemedi. Gözü Yuki'nin yüzüne gitmedi, hep şalın üstünde, Evan'ın olduğu yerde kaldı. "Aynı sokaktaydık. O gece. Ben..."
Cümleyi bitirmedi. Yuki de bitirmesini beklemedi. Elini uzatıp adamın değneği tutan eline koydu, bir süre öyle tuttu. Adam başını eğdi, bir şey mırıldandı ve değneklerini vura vura kalabalığın arkasına çekildi. Evan onun kim olduğunu bilmiyordu. Ama "aynı sokaktaydık" diyen bir adamın bir daha yüzüne bakamadığı bir kadını, bir daha unutamayacağını biliyordu.
Kürsüye yaşlı bir adam çıktı.
Üçüncü Hokage, Sarutobi Hiruzen. Başında o geniş şapka, omuzlarında ağır bir cübbe, elinde sönmüş bir pipo. Evan onu ilk kez gerçekten görüyordu ve ekranda hiç fark etmediği şeyleri fark etti: adamın ne kadar kısa boylu olduğunu, kürsünün kenarına tutunan elinin hafifçe titrediğini, yağmurun şapkasının kenarından damla damla aktığını. Ciğerleri, henüz sahip olmadıkları bir alışkanlığı özledi. O pipo, Evan'ın o sabah bu köyde gördüğü en tanıdık şeydi.
Yaşlı adam konuştu. Uzun konuşmadı. Ateşten söz etti; köyü seven herkesin içinde yanan, bir kuşaktan ötekine geçen, düşenlerin bıraktığı yerden yeniden yükselen bir ateş. Ölenlerin bu ateşi taşıdığını, şimdi sıranın kalanlarda olduğunu söyledi. Sesi yorgundu ama sağlamdı ve kalabalığın üstüne yağmurdan daha yumuşak bir şekilde yayılıyordu. Önlerdeki ninjalardan biri başını öne eğdi. Arkalarda bir kadın hıçkırdı. Yuki kıpırdamadı.
Evan dinledi ve dinlerken, istemeden, saymaya başladı.
Dördüncü Hokage'nin son dileği, oğlunun bu köyün kahramanı olarak görülmesiydi; bu adam birkaç gün içinde bir yasak koyacak, tilkiden kimse bahsetmeyecekti ve kimse bahsetmediği için herkes bilecekti. Çocuk tek başına bir dairede büyüyecek, ayda bir harçlık, arada bir ziyaret alacak, buna da koruma denecekti. Bu adam Kök'ü dağıttığını söyleyecek ama dağıtmayacaktı. Üç yıl sonra bu köy, barışı satın almak için bir adamın cesedini başka bir köye teslim edecekti. Yedi sekiz yıl sonra koca bir klanı tek gecede silecek, işi de on üç yaşında bir çocuğa yaptıracaktı. Ve bu yaşlı adam, yıllar önce kaçmasına göz yumduğu öğrencisinin elinde, bir çatının üstünde ölecekti.
Bir çatının üstünde. Evan o kısmı biraz fazla uzun düşündü.
Ateşin İradesi. Güzel sözdü. Evan'ın eski dünyasında da böyle sözler vardı; posterlerde, şirket toplantılarında, mezar başlarında. Onları söyleyenlerin çoğu yalan söylemiyordu, en azından söyledikleri anda. Sadece sonra, iş bir şey vermeye geldiğinde, söyledikleri şeyi pek hatırlamıyorlardı.
Konuşma bitti. Kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı ve dağılırken arka sıralardan fısıltılar yükseldi. Evan önce dikkat etmedi, sonra bir kelime kulağına takıldı.
"...Uchihalar neredeydi o gece?"
"Onların polisi ortada yoktu diyorlar. Kimse görmemiş."
"Tilkiyi o gözlerle yönetebiliyorlarmış, öyle diyorlar..."
Konuşanlar iki orta yaşlı adamdı; biri etrafına bakıp öbürünü susturdu. Evan bu fısıltıyı da tanıyordu. Tilkiyi o gece köye salan adam maskeliydi ve evet, bir Uchiha'ydı. Ama bu kalabalıktaki kimsenin aklına gelmeyecek bir Uchiha; ölü sanılan, yirmi yıl boyunca başka bir adın arkasına saklanacak biri. Fısıltı büyüyecek, klan köyün kenarına taşınacak, göz altında yaşayacaktı. Sonra bir gece, o on üç yaşındaki çocuk eve dönecekti. Bu kalabalıkta Dördüncü'nün bir oğlu olduğunu bilen belki beş kişi vardı. Fısıltının doğrusunu bilen ise tek bir kişi vardı ve o kişi bir şalın altında, bir terzinin göğsüne bağlıydı, daha başını dik tutamıyordu.
Ön tarafta Hokage kürsüden inmişti. Çiçeklerin önünde tek başına duran bir çocuğun yanında durdu. On yaşlarında, at kuyruklu, gözleri şişmiş bir çocuktu bu; yanında ne annesi vardı ne babası. Yaşlı adam eğildi, elini çocuğun omzuna koydu ve ona Evan'ın duyamadığı bir şey söyledi. Çocuk önce başını salladı, sonra dayanamayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yaşlı adam elini çekmedi. Yağmurun altında, şapkasından sular süzülürken, çocuk susana kadar orada kaldı.
Evan çocuğu tanıdı. On iki yıl sonra bir sınıfın önünde duracak, kimsenin sevmediği sarışın bir çocuğa ramen ısmarlayacak adam. Bu köyde Hokage'nin yapmadığını yapacak ilk yetişkin.
Güzel sahne, diye düşündü Evan. Herkes görsün diye.
Yine de gözünü ayıramadı. Sahne olsa bile, yaşlı adamın eli gerçekten o omuzdaydı ve çocuk gerçekten susmuştu. Evan bununla ne yapacağını bilemedi, o yüzden bir kenara koydu.
Yuki meydanın boşalmasını bekledi. Sonra kalabalığın kalanlarını yararak anıt taşına doğru yürüdü.
Taş, meydanın arkasındaki küçük bir koruluktaydı. Siyah, düzgün, insan boyunda bir taştı ve üstü isimlerle doluydu. Eski isimler aşınmış, yosunlanmıştı. Yeniler ise o kadar yeniydi ki oyukların kenarları hâlâ keskindi, yağmur suyu içlerinde birikip küçük çizgiler halinde aşağı akıyordu. Taşın önünde başka insanlar da vardı; herkes kendi ismini arıyor, bulunca bir süre susuyordu.
Yuki aradığını buldu ve parmağıyla üstünden geçti.
Kyotsuki.
Evan o harflere baktı. Babasının adı, bir taşın üstünde, yüzlerce başka adın arasında. Babasının sesini hiç duymamıştı, yüzünü hiç görmemişti. Yine de göğsünün ortasında, bu bedenin kendisine ait olduğunu sandığı bir yerde, bir şey sıkıştı. Bunun kendi duygusu mu yoksa bedenin, sahibinin haberi olmadan tuttuğu bir yas mı olduğunu çıkaramadı.
Yuki ağlamadı. Yeninden yırtık yeşil kumaşı çıkardı, taşın önünde bir süre avucunda tuttu, sonra yine yerine koydu. Uzun süre sadece durdu. Yağmur ikisinin de üstüne yağdı. Sonunda şalın ucunu düzeltip Evan'ın başını örttü.
"Hadi," dedi. "Yarın dükkânı açmamız lazım."
Evan kulaklarına inanamadı.
Eve döndüklerinde Yuki onu sepetine yatırdı, ıslak kimonosunu çıkardı ve dokuz gündür açılmayan dükkânın kapısını açtı.
Dükkân evin ön odasıydı. Duvar boyunca raflarda top top kumaşlar duruyordu, tezgâhın üstünde bir mezura, bir makas, iğnelerle dolu bir yastık. Köşede kömürle ısıtılan ağır bir ütü vardı. Her şeyin üstünde ince bir toz tabakası birikmişti. Yuki önce pencereyi açtı, sonra bir bez alıp rafları silmeye başladı. Kumaşları tek tek indirdi, silkeledi, yeniden katladı. Yarım kalmış işleri çıkardı: bir çocuk kimonosu, bir önlük, sökülmüş bir perde. Her birini ayrı ayrı inceledi, bazılarını tezgâhın sağına, bazılarını soluna koydu. Evan sepetinden onu izledi ve ne yaptığını ancak bir süre sonra anladı. Yuki, o gece yarım bıraktığı her şeyin listesini çıkarıyordu.
Öğleden sonra kapı çalındı. Evan'ın içi bir an kasıldı ama gelen sadece komşu kadındı, elinde bir kap çorbayla. Kadın dükkânın açık kapısını görünce durakladı.
"Yuki-chan, daha erken değil mi? Biraz dinlensen..."
"Dinlenirsem kalkamam," dedi Yuki. Kadının elinden çorbayı aldı, teşekkür etti ve kapıyı kibarca kapadı.
Akşama kadar çalıştı. Evan uyudu, uyandı, beslendi, yine uyudu. Her uyandığında Yuki'yi aynı yerde buldu: tezgâhın başında, başı eğik, eli durmadan inip kalkan. Bir ara karanlık çöktü ve Yuki lambayı yaktı. Evan onun yüzüne lambanın ışığında baktı ve bir şey aradı. Çatının kenarındaki adamın gözlerindeki şeyi. Aynada tıraş olurken kendine bakmaktan kaçınan bir adamın yüzündeki şeyi. Yas değil, yasın arkasındaki o boşluğu.
Bulamadı. Yuki yorgundu, gözlerinin altı mordu, dudakları kurumuştu. Ama gözleri dikişin üstündeydi, dikişi takip ediyordu. Boşluğa bakmıyordu.
Evan buna güvenmedi. Tek bir akşamdan bir şey anlaşılmaz, diye düşündü. İnsanlar kötü gecelerini hep çalışarak geçirmeye çalışır, sonra bir gece iş biter ve geriye yalnızca gece kalır. Kendi hayatında bunu en az üç kez yaşamıştı.
Gece yarısına doğru Yuki lambayı söndürmedi. Bunun yerine sandıktan küçük, kalın bir kumaş parçası çıkardı; koyu mavi, yünlü, kışlık bir kumaş. Evan'ın bedenini gözüyle ölçtü, kumaşı kesti, parçaları birleştirmeye başladı. Bir saat içinde tezgâhın üstünde küçük bir kışlık ceket belirdi. Kollarının ucu içe kıvrılmış, yakası iki kat.
Son dikişi atmadan önce Yuki durdu. Yeninden o yırtık yeşil kumaşı çıkardı.
Onu ceketin astarının içine yerleştirdi, göğsün tam üstüne gelecek şekilde, ve dört köşesinden küçük, sık ilmeklerle dikti. Dışarıdan bakan kimse orada bir şey olduğunu anlamazdı. Sonra ceketin astarını kapattı, ipliği dişiyle kopardı ve ceketi Evan'ın üstüne örttü.
"Baban seninle olsun," dedi.
Başka bir şey söylemedi. Lambayı söndürdü, Evan'ın yanına uzandı ve birkaç dakika içinde uyudu.
Evan uyumadı. Ceketin ağırlığını göğsünde hissediyordu. Bir yelek parçası ne kadar ağır olabilirdi ki? Bir avuç kumaş, bir parça yırtık kenar. Yine de göğsüne bir el konmuş gibiydi ve Evan kıpırdamadan yatıp o elin kalkmasını bekledi.
Kalkmadı.
Karanlıkta, gözlerinin önünde sistemin ekranı kendi kendine belirdi. Evan onu çağırmamıştı. Ekranda yalnızca tek bir satır vardı.
Evan satıra baktı. Yanında Yuki'nin nefesi yavaş ve düzenliydi. Dışarıda yağmur dinmişti ama saçaklardan hâlâ damlalar düşüyordu, birer birer, sanki birileri sayıyormuş gibi.
Yirmi iki gün, diye düşündü. Önce bu geceyi çıkaralım.
Gözlerini kapadı. Uyku bu bedende hiç zor gelmezdi. Bu gece ilk kez biraz zor geldi.