İkinci El Hayat
Ölümün sessiz olması gerekiyordu.
Evan buna o kadar emindi ki kulağına dolan ilk sesi uzun süre ciddiye almadı. Birileri koşuyordu. Bir kapı çarptı. Uzakta, çok uzakta, bir şey ağır ağır çöktü. Sonra daha yakından, burnunun dibinden tiz ve kesintisiz bir çığlık geldi.
Bir bebek ağlıyordu.
Biri şu çocuğu sustursun, diye düşündü Evan.
Çığlık kesilmedi. Aksine, düşüncesiyle birlikte yükseldi. Göğsü sıkıştı, boğazı yandı, ciğerleri bir sonraki çığlık için kendiliğinden hava çekti. Ve Evan, otuz üç yıllık hayatının en aşağılayıcı gerçeğini böyle öğrendi:
Ağlayan kendisiydi.
Gözlerini açmaya çalıştı. Açıldılar ama dünya süt beyazı bir bulanıklıktan ibaretti. Işık lekeleri, gölgeler, tavan olduğunu tahmin ettiği gri bir yüzey. Elini yüzüne götürmek istedi; kolu havada anlamsız bir yay çizip battaniyenin üstüne düştü. Parmakları sanki ona ait değilmiş gibi kendi keyiflerine göre açılıp kapandı.
Tamam. Sakin ol. Düşündüğün şey olamaz.
Olabilirdi. Olmuştu.
Çatıyı hatırlıyordu. Son sigarayı. Zippo'nun o tanıdık klik sesini. Rüzgârı. Ve düşüşün sonunda gelen sessizliği: kısa, temiz, nihayet borçsuz bir sessizlik. O sessizlik onundu. Uğruna yıllarca beklemişti.
Biri onu elinden almıştı.
Reenkarnasyon. Yıllarca hayatın bir anlamı olmalı diye aradım, bulamadım, vazgeçtim. Ödülüm ne? Bir tur daha.
Konuşmayı denedi. Ağzından çıkan ses, bir yetişkinin öfkesinden çok sıkışmış bir kedi yavrusunu andırıyordu.
"Şşş... tamam, tamam."
Sıcak eller onu kaldırdı. Dünya sallandı, sonra bir göğse yaslandı. Kalp atışı. Sabun ve ter kokusu. Bir kadının yorgun, çatlak sesi:
"Arashi. Buradayım."
Evan'ın bulanık görüşü sesin geldiği yere kaydı. Dağılmış siyah saçlar. Solgun bir yüz. Gözler netleşmiyordu ama kıpkırmızı olduklarını görebiliyordu. Bu kadın saatlerce ağlamıştı ve şimdi ağlamamaya çalışıyordu.
Arashi mi? Ben Evan'ım. Yanlış bebek. İade edin.
Ağzından yine yalnızca bir hıçkırık çıktı.
Kadın onu hafifçe salladı. Ritimliydi, sabırlıydı; Evan'ın bedeni, Evan'ın izni olmadan bu ritme teslim oldu. Hıçkırıklar seyreldi. Buna öfkelenmek istedi ama bu bedende öfke bile uzun sürmüyordu. Yirmi saniye tutabildi, sonra esnedi.
Harika. Kendi yasımı bile tutamıyorum. Otuz üç yıl depresyon, şimdi yirmi saniyelik dikkat süresi.
Kapı vuruldu.
Kadının bedeni bir anda kaskatı kesildi. Bir bebeğin bile hissedebileceği kadar net bir gerginlikti bu.
İçeri bir adam girdi. Görüntüsü bulanıktı ama sesi değildi: tozlu, kısık, bütün gece bağırmış bir ses.
"Yuki-san."
Yuki cevap vermedi.
Adam bir süre kapıda durdu. Sonra yaklaşıp yatağın kenarına bir şey bıraktı. Koyu yeşil, katlanmış, bir kenarı yırtık bir kumaş parçası.
"Enkazdan bunu çıkarabildik," dedi. "Kyotsuki son ana kadar insan taşıdı. Üç çocuk onun sayesinde yaşıyor. Bunu bilmeni istedim."
Yuki kumaşa uzun uzun baktı. Eli kalkmadı.
"Cesedi?" Sesi o kadar düzdü ki Evan'ın ensesi ürperdi.
"Yarın. Köy bu gece çok kişiyi kaybetti." Adam duraksadı. "Hokage-sama da gitti. Dokuz Kuyruklu'yu kendi canıyla mühürledi."
Evan'ın zihninde bir şey durdu.
Bebek bedeni hiçbir şey fark etmedi, nefes almaya devam etti. Ama içeride otuz üç yıllık bir zihin kelimeleri tek tek yerine oturtuyordu.
Dokuz Kuyruklu. Hokage. Mühür.
Çocukken izlediği, büyüyünce utanarak gizlice yeniden izlediği o hikâye. Turuncu tulumlu sarışın çocuk; herkesin dışladığı, sonunda herkesin sırtını dayadığı. Evan o hikâyeyi en kötü yıllarında, hiçbir şeyin uyutamadığı gecelerde, sabahın dördünde izlemişti.
Şimdi o hikâyenin ilk gecesindeydi.
Bildiklerini saymaya başladı. Saydıkça üşüdü.
Bu köy bir gecede koca bir klanını kaybedecekti. Birkaç yıl sonra kendi sınav stadyumunda işgal edilecekti. Daha sonra bir adam gökten inip her şeyi yerle bir edecekti: bu evleri, belki hastaneyi, belki şu an onu tutan kadını da.
Hikâyede bunlar sayfa çevirmekle geçerdi. Burada her birinin altında Kyotsuki gibi adamlar kalacaktı.
Peki Evan kimdi bu hikâyede? Hiç kimse. Bir sivil dulun oğlu. Figüran. Yıkılan binaların arasında, çizerin çizmeye üşendiği bir yüz.
Bir kez ölmeyi seçtim. Bu sefer bana sormayacaklar bile.
Adam gitti. Kapı kapandı.
Yuki uzun süre kıpırdamadı. Sonra Evan'ı bir koluyla dengeleyip diğer eliyle yırtık kumaşı aldı ve yüzüne bastırdı. Ses çıkarmadı. Omuzları bir kez sarsıldı, sonra durdu. Kumaşı indirdiğinde gözleri kuruydu. Kuru ve boş.
"Baban seni kucağına bile alamadı," dedi alçak sesle. "Adını koydu, gitti. Fırtına gibi ağlıyorsun diye... Arashi."
Kısa, kırık bir sesle güldü.
"Şimdi sadece sen varsın."
Evan o gözlerde tanıdık bir şey gördü. Çatının kenarında şehir ışıklarına bakan bir adamın gözlerindeki şeyi: tutunacak sebebin tek bir ipe kalmasını.
O ip şu an kendisiydi.
Hayır. Beni bunun sebebi yapma. Ben sebep olmayı beceremem. Kendime bile olamadım.
Yuki onu biraz daha sıkı tuttu. Evan'ın minik eli, iradeyle mi refleksle mi bilemeden, kadının yakasına kapandı.
Tam o anda bulanıklığın ortasında tek net şey olarak bir ekran belirdi.
Evan ekrana baktı. Ekran ona baktı.
Odanın geri kalanı yağlı bir camın ardındaydı ama harfler kusursuzdu. Demek ki bunu gözleriyle görmüyordu.
Elbette. Reenkarnasyon yetmedi, bir de sistem. Hangi web romanından çıktım ben?
Zekâ sekiz, güç bir. Yani kendi kafamı taşıyamıyorum ama taşıyamadığımı çok iyi analiz ediyorum. Önceki hayatımın özeti.
Ekran açıklama yapmadı. Sadece bekledi.
HAYIR'a uzun uzun baktı. Otuz üç yıl boyunca hayatın ona sunduğu her şeye aslında hayır demişti. Sonunda en büyüğünü de bir çatıdan söylemişti. Ve işte buradaydı. Hayır demek onu hiçbir yere götürmemişti; sadece bir sonraki kapıya.
Yuki'nin kalbi yanağının altında atıyordu. Yavaş, inatçı, yorgun.
Bu köy önümüzdeki yıllarda defalarca yanacak. Ve bunu bilen tek kişi benim.
Bu bir umut değildi. Evan umudun neye benzediğini unutalı çok olmuştu. Daha çok zorla eline tutuşturulmuş bir faturaya benziyordu.
Tamam. Tamam, lanet olası. Bir tur.
EVET
Göğsünün ortasında bir sıcaklık kıpırdadı. Ateş değildi; soğuk bir odada birinin sessizce yaktığı bir mum gibiydi. Kollarına yayıldı, parmak uçlarına indi, orada bekledi. Evan onu hissedebiliyordu. Daha da garibi, onu tutabiliyordu. Bir anlığına. Sonra kaydı, dağıldı.
Bu bedende hiçbir şeyi kontrol edemiyordu. Ne sesini, ne gözyaşını, ne mesanesini.
Ama bunu edebiliyordu.
Yuki başını eğdi. Bebeğinin gece boyunca ilk kez boşluğa değil, tam onun yüzüne baktığını gördü.
"Ne o?" diye fısıldadı. "Bana mı bakıyorsun?"
Evan bakmaya devam etti. Başka yapabileceği bir şey yoktu. Ama içeride otuz üç yıllık yorgun bir adam ilk kez bir şeye karar veriyordu:
Bu geceyi birlikte çıkaracağız. Sonra bir sonrakini.
Gerisine sonra bakarız.
Pencerenin dışında Konoha hâlâ tütüyordu.
Sonraki çekilişe 30 gün vardı.