Son Sigara
"Derler ki mutluluğu ararken dünya çok geniştir; ama iş kedere ve hayal kırıklığına gelince, birden dayanılmaz derecede küçük hissedilir."
On dört kat yukarıdan bakınca Chicago bir akvaryuma benziyordu. Işıklar yanıyor, bir şeyler kıpırdıyor, camın öbür tarafında bir hayat sürüp gidiyordu.
Evan camın bu tarafındaydı.
Çatının kenarına oturmuş, bacaklarını boşluğa sarkıtmıştı. Aşağıda trafik akıyordu. Uzakta raylı tren virajı dönerken metal metale sürtünüp uzun uzun inledi. Bir siren yükseldi, başka bir sokakta söndü. Gölün üstünden gelen ekim rüzgârı ceketinin yakasını yokluyor, içeri girecek bir yer arıyordu.
Hiçbiri ona ulaşmıyordu. Duyuyordu, görüyordu; sadece hiçbiri artık ona ait değildi.
Telefonu yanında duruyordu, ekranı betona dönük. Bütün akşam bir kez bile titrememişti. Evan çevirip bakmaya gerek duymadı. Kimin aradığını biliyordu.
Kimse.
Rehberinde "Abi" diye kayıtlı bir numara vardı. Üç yıldır silmemişti. Üç yıldır o numaranın ucunda kimse yoktu. Babasını hatırlamıyordu bile; annesini on üç yaşında, abisini otuzunda toprağa vermişti. Arkadaşlar ölmemişti, sadece gitmişlerdi. Önce düğünler, sonra başka şehirler, sonra "bir ara buluşalım"lar. Bir de bir zamanlar dünyanın merkezi sandığı biri vardı. Onu düşünmemek, Evan'ın son yıllarda en çok emek verdiği işti.
"Hayatın anlamı mı?" diye mırıldandı. Sesi rüzgârda kendi kulağına bile yabancı geldi. "On üç yaşımdayken bir anlamı kalmamıştı… Şimdi otuz üç yaşındayım. Bunu daha ne kadar erteleyebilirim?"
Rüzgâr cevap vermedi. Chicago da.
Cebinden eski Zippo'yu çıkardı. Abisinden kalmıştı; kapağındaki çiziklerin yarısı abisinin, yarısı onundu. Kapağı açtı.
Klik.
Evan'ın hayatında hâlâ tam beklediği gibi çalışan tek şey.
Paketi salladı. Avucuna tek bir sigara düştü.
Sonuncusu.
Tabii, diye düşündü. Evren ömrümde ilk kez zamanlamayı tutturuyor.
Sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti ve dumanın ağır ağır yukarı süzülüşünü izledi.
"Sigara dumanı gibi…" diye fısıldadı. "Yavaş yavaş dünyaya karışıyorsun, sonra da kayboluyorsun… Sanırım herkesin sonu böyle." Dumanın gece havasında dağılışını izledi. "Bir iz bıraksan bile, sonunda o da siliniyor. En azından sıradan insanlar için." Kısa bir duraksamadan sonra alçak sesle ekledi: "Bu dünyadaki insanların muhtemelen yüzde birinden daha azı gerçekten sıra dışıdır. Milyarlarca hayatın arasında bir iz bırakmaya çalışmak… tuhaf derecede büyüleyici. Kalıp kalmayacağını bile bilmeden anlam için didinmek."
Didinmek, diye düşündü. Ben o kısmı da atladım.
Sigara filtreye kadar yandı. Evan izmariti çatıya attı, ayağının altında ezdi. Sonra ayağa kalktı ve kenara biraz daha yaklaştı.
Rüzgâr yüzüne çarptı. Aşağıdaki ışıklar bir an kaydı, sonra yerine oturdu.
Ve yıllardır yuttuğu her şey aynı anda boğazına dayandı.
"LANET OLSUN BU ÇİRKİN DÜNYAYA!"
Çığlığı binaların arasında yankılandı.
"VE ONU YARATIP BUNUN GİBİ BİR ŞEYE ÇEVİREN HERKESE DE LANET OLSUN!"
Karşı binada bir pencerenin ışığı yandı. Bir perde aralandı. Birkaç saniye sonra perde kapandı, ışık söndü.
Evan güldü. Kısa, sesli, neredeyse içten.
Otuz üç yılın özeti. Biri baktı, perdeyi kapattı.
Öfke geldiği kadar hızlı söndü. Geriye yalnızca yorgunluk kaldı. Yıllardır taşıdığı, uykuyla geçmeyen, sabahın dördünde bile gözü açık oturan o yorgunluk.
Kollarını açmadı. Bir şey söylemedi. Sadece bir adım attı, sanki bir kaldırımdan iniyormuş gibi.
Rüzgâr kulaklarında uğuldadı. Ve düşerken, yirmi yıldır aklına getirmediği bir şey gözlerinin önüne geldi.
Küçük bir oturma odası. Mutfaktan gelen kızartma kokusu. On üç yaşında bir çocuk annesinin önüne dikilmiş, bütün ciddiyetiyle konuşuyor.
"Anne, yaz tatilinde telefon alacağım. Seni ararım, tamam mı?"
Kadın gülümsüyor. "Tamam oğlum. Bekliyor olacağım."
Sonra bir sınıf kapısı açılıyor. "Hocam, Evan'ın abisi onu almaya gelmiş." Okul bahçesi. Abisinin yüzü. Titreyen bir ses.
"Evan… sakin ol. Anne… bu sabah öldü."
O yaz Evan telefon almadı.
Ardından tok, ağır bir ses geldi.
İnsanlar olay yerinde toplanmaya başladı. Kimileri telefonlarını çıkarmış, parlayan ekranlarda düşüncesizce geziniyordu. Kimileri sanki film sahnesi izliyormuş gibi bakıyordu. Bazıları ise kısa bir bakış attıktan sonra yollarına devam etti. Modern dünyada ölüm bile sıradan bir manzaraya dönüşmüştü.
Kalabalığın içinde bir telefon çaldı. Sahibi açtı, "Şimdi olmaz," dedi ve kapattı.
Evan bunların hiçbirini görmedi.
Önce uzaktan gelen bir çınlama vardı. Sonra o da gitti.
Karanlık. Ve sessizlik. Kısa, temiz, kimseye borcu kalmamış bir sessizlik.
Bu sefer kimse onu geri çağırmayacaktı.