Kırmızı Dikiş
Hizashi'nin sedyesinden bu yana bir buçuk yıl geçmişti ve Evan'ın başındaki yara çoktan kapanmıştı. Saçlarının altında, ensesine yakın bir yerde küçük bir iz kalmıştı; parmağını üstünde gezdirdiğinde hissediyordu. Yuki o izi her gece, saçlarını okşarken bir kez yokluyor, sonra hiçbir şey söylemeden elini çekiyordu.
Dört buçuk yaşındaydı artık ve hayatı dükkânın kapısından biraz daha dışarı taşmıştı. Kırmızı iplik yalnızca kalabalık yerlerde bağlanıyordu; dükkânın önündeki sokakta ve köşeye kadar tek başına gidebiliyordu. O yazın başında bir sabah, dükkânın kepengi yerinden çıktı ve Yuki marangozu çağırdı.
Marangoz yanında oğluyla geldi.
Çocuk Evan'la yaşıttı ama ondan bir baş uzundu ve iki kat gürültülüydü. Babası kepengin menteşelerini sökerken o, dükkânın eşiğine oturup konuşmaya başladı ve bir kez başlayınca durmadı. Adının Daigo olduğunu, babasının bu adın "büyük" demek olduğunu söylediğini ama bence uyduruyor, diye eklediğini, ninja olmak istediğini, babasının ise marangoz olmasını istediğini, çünkü marangozların kapı yaptığını ve ninjaların kapıyı kırdığını anlattı. Sonra Evan'a döndü ve bütün ciddiyetiyle sordu:
"Hangisi daha iyi?"
Evan bir süre düşündü.
"Kırılan kapıyı kim yapıyor?"
Daigo'nun ağzı açık kaldı. Sonra öyle bir kahkaha attı ki babası elindeki keskiyi düşürdü. O sabah kepenk tamir edilirken Daigo, Evan'ı sokağa "ninjacılık" oynamaya çıkardı.
Evan oyunda bilerek kötüydü. Saklandığında ayağını açıkta bıraktı, koştuğunda tökezledi, attığı taş hedefin yanına bile düşmedi. Bunu artık düşünmeden yapıyordu; iki yıldır çocuk gibi konuşmayı, bir buçuk yıldır da çocuk gibi hareket etmeyi çalışıyordu. Daigo da kötüydü, ama bilmeden. Hızlı koşuyor ama nereye koştuğuna bakmıyor, iyi saklanıyor ama beş saniye sonra kıkırdayarak yerini belli ediyordu. İkisi aynı taşa üç kez takıldılar. Üçüncüsünde Daigo yerde yatarken kahkahadan konuşamadı.
Öğleye doğru kepenk yerine oturdu. Marangoz parasını alıp oğlunun elinden tuttu. Daigo köşeyi dönmeden durup arkasına bağırdı:
"Sen de kötüsün, ben de kötüyüm. Tamam o zaman, yarın yine gelirim!"
Evan dükkânın eşiğinde durup onun arkasından baktı. Otuz küsur yıllık hayatında onu ilk kez biri, kötü olduğu için sevmişti.
Öğle yemeğinden sonra Yuki onu tuz almaya gönderdi. Tek başına, ilk kez.
Sokağın köşesinde bir bakkal vardı. Evan önünden yüzlerce kez geçmişti ama içeri hiç girmemişti; Yuki alışverişi hep sabahları kendisi yapardı. Dükkân dar ve serindi, raflarda kavanozlar, çuvallar, kurutulmuş balıklar ve kâğıda sarılı şekerler vardı. Tezgâhın arkasında yüksek bir taburede bir adam oturuyordu.
Evan onu tanıdı. Cenaze günü, yağmurun altında, iki koltuk değneğine yaslanıp Yuki'nin yüzüne bakamayan adam. Değneklerin yerini artık tahta bir baston almıştı, taburenin yanına dayalı duruyordu. Sağ bacağı dizden aşağısı yoktu; pantolonun boş paçası katlanıp iğnelenmişti. Evan dikişi tanıdı. Yuki'nin dikişiydi.
Adam ona bakmadan konuştu.
"Terzinin oğlu. Tuz mu?"
Evan başını salladı.
Adam tuzu kâğıda sararken Evan onu inceledi. Göz Kararı'nın iki parçası ona artık kendiliğinden bir şeyler söylüyordu, istese de istemese de. Adam taburede otururken bile ağırlığını tek kalçasına vermiyordu. Kapıya hiç sırtını dönmüyordu. Tuzu sararken bile sol eli tezgâhın altında, Evan'ın göremediği bir yerde duruyordu. Emekli bir bakkalın oturuşu değildi bu. Evan bu oturuşu daha önce bir yerde görmüştü: Hyuga konağının kâğıt kapılı odasında, bir babanın duruşunda.
Adam tuzu verdi, yanına kâğıda sarılı bir şeker attı, parayı aldı. Başka bir şey söylemedi.
Evan dışarı çıktığında Daigo'yu kapıda buldu. Annesiyle pazardan dönüyordu, annesi komşuyla konuşmak için durmuştu. Daigo şekeri gördü, gözleri parladı. Evan şekeri ikiye böldü.
"Jiro amca eskiden ninjaymış," dedi Daigo ağzı doluyken, bakkalı göstererek. "Bacağını tilkinin gecesi kaybetmiş. Üstüne bir kiriş düşmüş. Babam anlattı. Ama sorarsan kızıyor, sorma."
Evan sormadı.
Sarışın çocuğu ilk kez o gün, ikindiye doğru gördü.
Önce sesler değişti. Sokağın öbür ucunda annelerin konuşması alçaldı, birkaç kapı kapandı. İp atlayan iki kız, bir şey demeden ellerindeki ipi bırakıp içeri koştu. Daigo'nun annesi komşusuyla konuşmayı kesip Daigo'yu kolundan tuttu ve kendine doğru çekti.
Sonra o geldi. Dört yaşlarında, zayıf, saçları diken diken ve sapsarı. Önünde kırmızı bir girdap olan beyaz bir tişört giymişti. Yanaklarında üçer ince çizgi vardı. Sokağın tam ortasından yürüdü, kimseye bakmadan; ama herkesin ona baktığını bildiği yürüyüşünden belliydi. Bir şey yapmadan, sadece yürüyerek, bütün sokağı kendinden uzaklaştırıyordu.
"Annem o çocukla oynama diyor," diye fısıldadı Daigo, annesi komşusuna dönünce.
"Neden?"
Daigo omuz silkti. "Bilmiyorum. Kötü bir şey yapmış herhalde. Ama ne yapmış, onu kimse söylemiyor."
Doğdu, diye düşündü Evan. Yaptığı tek şey bu.
Çocuk Jiro'nun dükkânına girdi. Evan'ın gözü kapıdaydı; Jiro'nun onu kovacağını bekledi. Başka dükkânlarda bunu görmüştü, daha doğrusu Yuki'nin müşterilerinden duymuştu. Bu çocuğa ya hiç satış yapılmazdı ya da iki katına satılırdı.
Jiro kovmadı. Kapı açık olduğu için Evan içeriyi görebiliyordu. Çocuk tezgâha bozukluklarını döktü, Jiro onları saydı ve bir paket kuru erişte verdi. Doğru fiyattan. Ama bütün alışveriş boyunca çocuğun yüzüne bir kez bile bakmadı. Gözü kapıdaydı, sokaktaydı, raflardaydı, her yerdeydi. Sağ eli, bacağının bittiği yerde, dizinin üstünde yumruk olmuştu.
Çocuk eriştesini göğsüne bastırıp çıktı. Köşeyi dönmek üzereydi ki önüne üç büyük oğlan çıktı, yedi sekiz yaşlarında.
Biri eriştesine uzandı; çocuk vermedi. Öbürü omzundan itti; çocuk düştü ama paketi bırakmadı. Üçüncüsü tişörtünün kolundan tutup çekti. Kumaşın yırtılma sesini Evan sokağın bu ucundan duydu. Oğlanlar gülerek gittiler.
Etraftaki yetişkinlerden kimse bir şey demedi. Bir kadın çamaşırını toplamaya devam etti. Bir adam dükkânının önünü süpürdü. Daigo'nun annesi oğlunu biraz daha kendine çekti ve evlerine doğru yürümeye başladı. Daigo bir kez dönüp baktı, sonra annesinin arkasından gitti.
Çocuk kalktı. Tişörtünün kolu omuz dikişinden sökülmüş, sallanıyordu. Bir eliyle kolu yerine bastırdı, öbür eliyle eriştesini tuttu. Sonra, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi, bütün sokağa sırıttı.
"Hiç acımadı!" diye bağırdı. Kimseye.
Sonra Yuki'nin dükkânının yanındaki dar geçide girdi ve duvarın dibine oturdu. Kolunu tutmaya devam etti.
Evan kıpırdamadı.
Uzak dur, dedi kendine. Bu çocuk bir dikkat mıknatısı. Köyün yarısı ondan nefret ediyor, öbür yarısı onu izliyor. Hokage'nin adamları, belki başkalarınınki de. Onun yanında görünen her çocuk bir soru işareti olur ve sen soru işareti olamazsın. Yuki de olamaz.
Dükkânın kapısı aralıktı. Evan içeri baktı. Yuki arka tarafta bir müşterinin eteğinin boyunu ölçüyordu; ağzı iğnelerle dolu, sırtı dönük.
Uzak dur.
Evan içeri girdi, tezgâhın kenarındaki iğnedenlikten bir iğne aldı ve dışarı çıktı. Geçidin ağzında durdu, bileğine baktı. Kırmızı iplik oradaydı; o sabah Daigo'yla oynamaya çıkarken Yuki alışkanlıkla bağlamıştı. Evan'ın yanında başka iplik yoktu. İçeri dönüp makara almak, Yuki'nin yanından geçmek demekti.
Düğümü çözdü.
Geçide girdiğinde çocuk başını kaldırdı. Mavi gözleri kısıldı.
"Ne var?"
"Kolunu ver."
"Neden?"
Evan cevap vermek yerine elindeki iğneyi gösterdi. Çocuk iğneye baktı, sonra Evan'a, sonra yine iğneye.
"Batırırsan seni döverim," dedi.
"Batırmam."
Çocuk bir süre düşündü. Sonra, sanki büyük bir iyilik yapıyormuş gibi, kolunu uzattı.
Evan ipliği iğneye geçirdi. Kol omuz dikişinden sökülmüştü, kumaş sağlamdı; kolay bir işti. Ama köşeden o oğlanlar her an geri dönebilirdi, Yuki de her an müşterisini uğurlayıp kapıya çıkabilirdi. Evan, bir yıl önce çekilişten çıkan mavi kartı ilk kez gerçekten kullandı. Hızlı El. Parmakları, sanki başka birine aitmiş gibi, düşündüğünden önce davrandı.
İğne girdi, çıktı. Kırmızı iplik beyaz kumaşın üstünde küçük, eşit ilmekler halinde ilerledi. Otuz saniye sürmedi. Evan son düğümü atıp ipliği dişiyle kopardı.
Çocuk koluna baktı. Omzunda, beyaz kumaşın üstünde ince, düzgün, kıpkırmızı bir dikiş vardı.
"Kırmızı," dedi.
"Başka iplik yoktu."
Çocuk kolunu çevirip çevirip baktı. Sonra kaşlarını çattı, sanki böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini hatırlamaya çalışıyormuş gibi. Hatırlayamadı. Belki de hiç öğrenmemişti.
"Senin adın ne?"
"Arashi."
"Ben Naruto." Göğsünü şişirdi. "Uzumaki Naruto. Bir gün Hokage olacağım. O zaman senin dükkânına..." Durdu, ne diyeceğini bilemedi. "O zaman bir şey yapacağım işte!"
Kalktı, eriştesini kaptı ve geçidin öbür ucuna koştu. Köşeyi dönmeden önce durup bağırdı:
"Sana borcum falan yok ha!"
Sonra gitti.
Evan geçitte tek başına kaldı. Elinde iğne, bileği boş.
Aptal, dedi kendine. Beş dakika önce ne dedin? Uzak dur. Sonra ne yaptın? Kırmızı iplikle, bütün köyün göreceği bir omza dikiş attın. Bu köyde kırmızı iplikle dikiş atan kaç çocuk var sence?
Yıllar sonra bu köy o çocuğun yüzünü Hokage kayalığına oyacaktı. Şimdilik o yüzün sahibi, bir paket erişteyi tek başına yiyeceği bir odaya koşuyordu. Evan bunu bildiği için yapmıştı belki de. Ya da bilmese de yapacaktı. Hangisi olduğundan emin değildi ve emin olmamak onu, yakalanma ihtimalinden daha çok rahatsız etti.
İğneyi cebine koydu ve geçidin ağzına döndü.
Sokağın karşısında, bakkalın kapısında Jiro duruyordu.
Bastonuna yaslanmış, ona bakıyordu. Ne zamandan beri orada olduğunu Evan bilmiyordu. Otuz saniyelik bir dikişi baştan sona görecek kadar uzun olup olmadığını da. Jiro bir şey demedi. Döndü, bastonunu yere vura vura içeri girdi.
Akşam Yuki onun elini yıkarken bileğine baktı.
"İpliğin nerede?"
"Koptu."
Yuki bir an durdu. Sonra raftan makarayı aldı, yeni bir parça kesti ve bileğine bağladı. Düğümü her zamankinden biraz daha sıkı attı. Başka bir şey sormadı.
Kepengi indirmeden hemen önce lamba yağının bittiğini fark etti. Evan'a birkaç bozukluk verdi, "Jiro amcadan bir şişe al, çabuk dön," dedi.
Evan'ın ayakları köşeye kadar hiç bu kadar yavaş gitmemişti.
Bakkal kapanmak üzereydi. Jiro tezgâhın arkasında, kavanozların kapaklarını kapatıyordu. Evan'ın içeri girdiğini duydu ama başını kaldırmadı. Yağı şişeye doldurdu, tıpasını taktı, tezgâha koydu. Parayı aldı, üstünü verdi. Şeker yoktu bu sefer.
Evan şişeyi alıp kapıya döndü. Arkasından Jiro'nun sesini duydu.
"Dikişin düzgünmüş, küçük terzi."
Evan durdu. Dönmedi.
"Annem öğretti," dedi.
"Annen öyle dikmez." Taburenin gıcırtısı. "Annen iyi terzidir, bu sokağın en iyisi. Ama elleri sivil elidir. O dikişi ben bir kişide gördüm."
Evan yavaşça döndü.
Jiro ona bakıyordu. İlk kez doğrudan, gözünü kaçırmadan.
"Kyotsuki de iple iş görürdü," dedi. "Aynı ilmek. Aynı hız."
Dükkânın içinde bir sinek vızıldadı. Dışarıda biri kepengini indirdi.
"Babanla aynı birlikteydik," dedi Jiro. "O gece aynı sokaktaydık. Ben bir bacak verdim. O her şeyini."
Evan'ın boğazı kurudu. Ağzını açtı ve dört buçuk yaşında bir çocuğun söyleyebileceği bir şey aradı. Bulamadı.
Jiro bir süre bekledi. Sonra tezgâhın altına uzanıp bir şeker çıkardı ve tezgâhın kenarına koydu.
"Kimseye söylemem," dedi. "Sen de söyleme. Bu köyde iyi dikiş atan çocukları sevenler var. Yanlış sebeplerle."
Evan şekeri aldı.
Kapıdan çıkarken Jiro bir şey daha söyledi. Sesi o kadar alçaktı ki Evan duyduğundan emin olamadı.
"O sarışın çocuğun kolunu da iyi dikmişsin."